İhtiyar kadın, “Onu alma delikanlı, iyi bir at değil o,” demiş. “Daha güzelini al.”
Delikanlı da, “Öyle olsun,” demiş.
Delikanlı biraz daha ilerlediğinde tay bir takla atmış ve yirmi dört kanatlı altın bir ata dönüşmüş. Yılan’ın böyle bir atı yokmuş. Oğlan ablalarına gidip üçünü de almış. Sonra Yılan-Kadın’ı da alıp hepsini evine götürmüş. Ne Kirli Ruh ne de ejderha onu yakalayabilmiş. Oğlan eve dönmüş. Düğün yapmış, yiyip içmişler. Ben de onları orada bırakıp bu hikâyeyi sizlere anlatmaya geldim.
Değerli bir hikâye ama karmaşık ve noksan. Ejderhanın kim olduğu varsayımlara bırakılmış. Yılan-Kadın’dan -gerçekten yaşlı (iblis) biri olmalı- nadiren bahsediliyor. Hiçbir derlemede bu hikâyenin tam bir benzerini bulamadım.
İki Hırsız
Bir varmış bir yokmuş. İki hırsız varmış. Bunlardan biri köylerde, diğeri şehirlerde hırsızlık yaparmış. Bir gün ikisi karşılaşmış ve birbirlerine nereden geldiklerini, kim olduklarını sormuşlar.
Köylü hırsız, şehirli hırsıza demiş ki; “Karganın altından yumurta çalacak kadar becerikli bir hırsızsan, sana ancak o zaman hırsız derim.”
Diğeri, “İzle de nasıl çaldığımı gör,” demiş.
Sonra rahatça ağaca tırmanıp elini karganın altına uzatmış ve yumurtalarını çalmış. Karganın ruhu bile duymamış. O karganın yumurtalarını çalarken köylü hırsız da adamın pantolonunu çalmış ve şehirli hırsızın ruhu bile duymamış. Aşağı inip de çıplak olduğunu fark ettiğinde, “Kardeşim, pantolonumu çaldığını anlamadım bile. Gel kardeş olalım,” demiş.
Böylece kardeş olmuşlar.
Peki sonra ne yapmışlar dersiniz? Birlikte şehre gitmişler. Yanlarına bir de kadın almışlar. Şehirli hırsız, “Kardeşim, iki kardeşin tek bir eşi olması mümkün değil. Al senin olsun,” demiş.
“Benim olsun,” demiş diğeri.
“Hadi şimdi gel, seni para kazanacağımız bir yere götüreceğim.”
“Hadi kardeşim, sen bilirsin.”
Hazırlanıp yola düşmüşler. Kralın sarayına kadar gidip içeri nasıl girebileceklerini düşünmeye başlamışlar. Akıllarına ne gelmiş dersiniz?
Şehirli hırsız, “Hadi kardeşim, saraya gizlice girelim ve arka arkaya aşağı inelim,” demiş.
“Hadi.”
Böylece çatıya çıkıp bir yer açmışlar. Köylü hırsız aşağı inmiş, iki yüz kese dolusu parayı çalıp dışarı çıkmış. Eve dönmüşler.
Kral sabah uyanıp paralarına baktığında iki yüz kese paranın eksik olduğunu görmüş. Hemen kalkıp ihtiyar bir hırsızın yattığı hapishaneye gitmiş. Karşısına çıkınca, “İhtiyar hırsız,” demiş, “sarayıma kimin girip de benden iki yüz kese para çaldığını bilmiyorum. Nereden kaçtılar onu da bilmiyorum. Sarayın hiçbir yerinde bir gedik yok.”
İhtiyar hırsız, “Mutlaka bir gedik vardır majesteleri. Siz görmemişsinizdir. Şimdi gidip sarayda bir ateş yakın. Sonra dışarı çıkıp izleyin. Duman nereden çıkıyorsa, hırsızlar oradan girmiştir. Sonra o gediğe bir fıçı şekerkamışı bırakın. Çünkü paranızı çalan hırsız mutlaka tekrar gelecektir,” demiş.
Kral saraya gidip bir ateş yakmış ve dumanların sarayın çatısından çıktığını görmüş. Oraya gidip deliğe bir fıçı şekerkamışı koymuş. Hırsızlar gece olunca yeniden saraya gelmişler. Köylü hırsız yine gedikten aşağı inmiş. İnerken de şekerkamışı fıçısının içine düşmüş. Hemen kardeşine seslenmiş. “Kardeşim, benim işim bitti. Krala bu hazzı tattırmamak için gel de sen kes başımı. Nasılsa ölüyüm artık.”
Arkadaşı hemen aşağı inip diğerinin kafasını kesmiş ve bir ormana gömmüş.
Kral erkenden uyanıp çatıya çıkmış ve hırsızın düştüğü yeri görmüş. Fıçıdaki hırsızın başı yokmuş. Ne yapacakmış şimdi? Yeniden ihtiyar hırsızın yanına gitmiş. “Dinle beni ihtiyar, hırsızı yakaladım ama başı yok!” demiş.
İhtiyar hırsız bunun üzerine, “Hah!” demiş. “Kralım, çok kurnaz bir hırsız bu. Peki ne yapacaksınız? Cesedi alın ve şehrin kapısının dışına asın. Başını çalan hırsız, bedenini çalmaya da gelecektir. Orayı gözlesin diye askerlerinizi görevlendirin.”
Kral hemen gidip cesedi almış ve şehrin kapısına asmış. Askerlerini de izlemekle görevlendirmiş.
Hırsız ise beyaz bir kısrak ve bir at arabası almış. Yirmi testi de şarap almış yanına. Onları da arabaya koyduktan sonra doğruca arkadaşının cesedinin asılı olduğu yere gitmiş. Çok ihtiyar biri gibi davranmış ve arabası bozulmuş, arabada taşıdığı testi de düşmüş gibi yapmış. Ağlayıp saçını başını yolmaya başlamış. Dövüne dövüne ağlıyor, yoksul bir adam olduğunu, efendisinin onu öldüreceğini söyleyip duruyormuş. Cesedi koruyan askerler birbirlerine “Gidip şu ihtiyar adamın testisini arabaya koymasına yardım edelim,” demişler. “Ağlayışlarını duymak çok üzücü.”
Böylece yardım etmeye gitmişler. “Selam ihtiyar,” demişler. “Testini arabaya koyacağız. Sen de bize içecek bir şeyler verir misin?”
“Elbette veririm evladım.”
Askerler gidip testiyi arabaya yerleştirmiş. İhtiyar da onlara, “Testiden birer fırt alın, size verecek başka bir şeyim yok,” demiş.
Askerler tıka basa içmişler. İhtiyar o sırada, “Bu kim?” diye sormuş.
Askerler, “Hırsızın teki,” diye cevap vermiş.
Bunun üzerine ihtiyar adam, “Geceyi burada geçiremem, yoksa o hırsız kısrağımı çalar,” demiş.
Askerler, “Ne ahmaksın ihtiyar!” demişler. “Nasıl çalacakmış kısrağını?”
“Çalar elbet evladım. Hırsız değil mi?”
“Kapa çeneni ihtiyar. Kısrağını falan çalmayacak. Çalarsa parasını biz öderiz.”
“Ama çalacak, o bir hırsız.”
“Adam ölü. Eğer kısrağını çalarsa sana üç yüz groat10 ödeyeceğimize dair yazılı belge vereceğiz.”
İhtiyar adam, “Peki evlat, öyle olsun,” demiş.
Böylece gece orada kalmış. Ateşin yakınına yerleşmiş. Sonra mayışıp uyuyakalmış gibi yapmış. Askerler şarap testisini boşaltmaya devam etmiş ve bütün şarabı içmişler. Hepsi sarhoş olmuş. Oldukları yerde uyuyakalmışlar. Uyuyakalmış gibi yapan ihtiyar adam, yani bizim hırsız kalkıp cesedi tahtalardan çıkarmış, kısrağına koymuş ve ormana götürüp gömmüş. Kısrağını da orada bırakarak ateşin başına dönmüş ve yine uyuyor gibi yapmış.
Askerler uyandığında cesedin ve ihtiyar adamın kısrağının yerinde yeller estiğini görüp şaşırmışlar. “Hey, yoldaşlarım, ihtiyar adam hırsızın kısrağını çalacağını söylerken haklıymış. Ona verdiğimiz sözü yerine getirelim.”
İhtiyar adam uyanınca ona dört yüz groat verip bu konudan bahsetmemesi için yalvarmışlar.
Kral